Saturday, March 31, 2007

KUCUK HANIM VE KUCUK BEY EVDEN GITMEK ISTIYOR

EVDEN GİTMEK İSTİYOR...
Az önce sizi çok sinirlendirdi ve onu çok ciddi bir şekilde azarladınız, ceza verdiniz ya da ona vurdunuz.Başka bir senaryo da mümkün:Az önce eşinizle aranızdaki şiddetli bir kavgaya tanık oldu ve sinirlenerek"Yetti artık, ben evden gidiyorum..." dedi.
NEDEN BUNU SÖYLÜYOR YA DA YAPIYOR?

-Tam bir şaşkınlık içinde, çok büyük bir üzüntüsü var ve sizin şefkatinizi, sevginizi kaybettiğini hissediyor.Başka bir çıkış yolu olmadığını düşünüyor.Sebepler daha da büyük(örneğin;boşanma,ölüm,çok büyük kavgalar...)ya da sıradan(örneğin;yeni bir kardeş, okuldaki sorunlar...)olabilir.

Eğitici tutumlarınızda ki yeni bir değişimin önünde şaşırıp kalmış, ne söyleyeceğini bilemez duruma düşmüş olabilir.Örneğin daha az izin vermeye başladınız ve işi normalden çok daha sıkı tutuyorsunuz.

BU DURUMU ÇOK DAHA CİDDİYE ALIN.

Nedenleri ne olursa olsun, bu durum ciddiye alınmaya değer.Çünkü; sizin canınızı yakacağı gibi, özellikle çocuğunuza daha çok zarar verecektir.Oysa kendi kendine kötülük yapmak, daha önceden ilan edilmiş bir yasak olmalıdır, tıpkı çalmak ya da şiddet uygulamak gibi.Çekip gitmekle tehdit eden bir çocuk ıstırap içindedir ve yardıma ihtiyacı vardır.

Onunla alay etmeyin.Bu, çocuğunuzun problemini sıradanlaştırır ve umutsuzluğunu görmemek, kabul etmemek anlamına gelir.

Çocuğunuzu yeteri kadar iyi tanıyor musunuz?Çocuğunuzun tehdidini uygulayabileceğine inanmıyor musunuz?Sizi, bir üçüncü şekeri almak için kullandığını mı düşünüyorsunuz?Belki de evet, ama kafasından gerçekten ne geçtiğini bilemezsiniz. Tehdidini gerçekleştirmesine fırsat vermeyin (" Tamam çok iyi; git, kapı ardına kadar açık!" ya da " Dur senin valizini hazırlayayım bari" demeyin).Çocuğunuza tehdidini uygulamaktan aciz olduğunu düşündüğünüzü belli etmek ona meydan okumanın en açık yoludur.Ayrıca onu bir gün gerçek bir tehlikeye kadar götürebilecek tahrik edici bir davranıştır.

Pek çok örnekte görüyoruz ki çocuğun yaşadığı karmaşıklığa yetişkinler genellikle ilgisiz kalıyor ya da çözüm bulmada yeterli olamıyor.

NASIL DAVRANMAK GEREKİYOR?

-Gideceğini söylüyor.

Ona hemen bunun sizi üzebileceğini söylemeyin.Yapılacak ilk şey çocuğunuza bunun kendi kendisine zarar vereceğini, yasak olduğunu ve sizin de buna daima engel olacağınızı ifade etmektir.

İster alçak sesle ister yüksek sesle bunu yapacağını söylesin, derhal o anda uğraştığınız işi bırakın. Çocuğunuza bu durumun çok ciddi ve az önce söylediğinin de çok ağır olduğunu gösterin.Onun karşısında katı olun:"Sen benim çocuğumsun, ne evden gitmene izin vereceğim, ne de kendini tehlikeye atmana".

Onu da anlamaya çalışın: "Bir şeyler oluyor ve sen belki de aynı fikirde değilsin ve canın sıkılıyor.Babanla birlikte bir çözüm arayacağız". Onun can sıkıntısı çektiği zamanlarda size ve eşinize güvenebileceğini göstermek zorundasınız.Ona beslediğiniz aşkla ("Sen mutsuz olsan bile biz seni çok seviyoruz") ve sizde bulduğu güvenle rahatlatın onu ("Bizimle daima konuşabilirsin").

- Gözünüzün önünde evden gidiyor.

Tutun çabuk onu.Böyle çekip gitmenin yasak olduğunu ve sizin de buna hep engel olacağınızı açıklayın.Ona ne ana babayı ne de yaşadığı evi, sizin de ana baba olarak çocuğunuzu değiştiremeyeceğinizi hatırlatın.Daha sonra yukarıda sözü edilen yatıştırıcı sözleri tekrarlayın.

- Sizin yokluğunuzda evden gitti.

Sokak sonuna gitmekle yetinse bile bu bir kaçıştır.Bunu öğrenir öğrenmez çocuğunuza şunu söyleyin: "Böyle bir kararı almış olman için çok çok ciddi bir olayın olması gerek.Tabii ki çok korktum ve sanıyorum ki sen de çok korktun.Sonuçta sana hiçbirşey olmadığı için mutluyum".

DAHA SONRA(ERTESİ GÜN VE GEREKİRSE BİRKAÇ GÜN SONRA)

Tekrar tekrar olayın üzerinde durun.Ona şöyle söyleyin:"Bana bütün sıkıntılarından, acılarından, mutsuzluklarından bahsedebilirsin, bunların hepsini dinleyebilirim ama aynı şeyi bir daha yapmana kesinlikle izin vermeyeceğim.Eğer yine aynı şeyi yapmak ister gibi olursan önce benimle konuşmak zorundasın ve merak etme birlikte bir çözüm buluruz".

ENDİŞELERİNİZİ SİZE ŞANTAJ YAPMAK İÇİN Mİ KULLANIYOR?

Birkaç hafta sonra, kendisine alınmasını istediği oyuncağı almayınca sizi tehdit ediyor:"Oldu o zaman, eğer bunu bana almak istemiyorsan evden gideceğim ve kaybolacağım işte".Çocuğunuz bunu yaparak sizin ona olan sevginizi test ediyor, siziin üzerinizde bir şantajın denemesini yapıyor.Sizi korkutmak ve kötülük yapmak için evden çekip gitmekle tehdit ediyor.Sakin olun.Çocuğunuzun kesinlikle daha önce bahsedilen kafasının karışıklığı veya çaresizliğinden ötürü evden gitmesi gibi bir durumu yok.Siz ne kadar endişelenirseniz o kadar bu şantaja geçit verirsiniz ve bir o kadar da çocuğunuz bu durumu kendi lehine kullanır. Ona meydan okumayın. Ama çok katı olun. Yasağı ("Böyle çekip gidemezsin, bunu hep engelleyeceğim") ve tavrınızı("Sana bu oyuncağı almayacağım") hatırlatın.Böylece çocuğunuz tehdidinin size işlemediğinin farkına varacaktır.Ona uyguladığınız engellemeyi daha iyi anlayabilecek ve kendini daha çok güvende hissedecektir.

KAYNAK KİTAP: 1-7 YAŞ ARASI ÇOCUĞUN EĞİTİMİ

Christine Brunet- Anné-Cécile Sarfati

COCUGUNUZU EVDEN CEKIP GITMEKLE TEHDIT ETMEK

KİMİ ZAMAN BENİ ÖYLE SİNİRLENDİRİYOR Kİ ONU OLDUĞU YERDE BIRAKIP GİTMEK İSTİYORUM DİYORSANIZ...
İşten dönmüşsünüz, zaten yorgunluktan canınız çıkmış, bir de mutfakta önünüzde yemeğini yemek istemeyen çocuğunuz duruyor.Tahammülünüz kalmamış.Bitkin düşmüş ve artık söyleyecek laf bulamıyorsunuz,sonunda çileden çıkıp evden gitmekle, onu yalnız bırakmakla tehdit ediyorsunuz.
BU NEDEN CİDDİ BİR DURUMDUR?
Çocuğu evden çekip gitmekle tehdit etmek fazlasıyla yıkıcı olur.Her çocuk, ana babasının ona geçilmemesi gereken sınırları koymasını bekler.Ama çocuk her zaman bu sınırları elinden geldiğince genişletmek ve aşmak da ister.Gitmekle tehdit eden bir ana babanın önünde çocuk kendini terkedilmiş hisseder.Koruma ve güven sembolü olan ana babasına dayanacak gücü bulamamıştır.Çocuk kendisini, ana babasını böyle bir duruma soktuğu için büyük bir suçluluk duygusu içinde hisseder.
BUNU ONA SÖYLEDİNİZ; ZARARLARI NASIL EN AZA İNDİREBİLİRSİNİZ?
Çocuğunuza doğru yönelin ve şöyle deyin:"Dinle yavrum, çok sinirlenmiştim,kendimden geçirdi beni bu yaptığın. Az önce söylediğim sözler gerçek düşüncelerim değildi, gerçekten böyle düşünmüyorum.Ve noktayı koyun :"Bunu sana daha önce de söyledim ; sen benim evladımsın, ben de ne olursa olsun senin annen olarak kalacağım.Ve merak etme birazdan sakinleşeceğim".
BİR DAHA Kİ KRİZDE NE YAPMAK GEREKİR?
- Sınırları çoktan geçtiğini çocuğunuza açıklayın ama asla, "Sen kötü bir çocuksun,sana artık tahammül edemiyorum" demeyin.Bu şekilde bir davranışla onu çok suçlamış olursunuz ve tamamen bir kenara atılmış gibi hissetmesine yol açarsınız.bu, onun gelişmesi için sahip olması gereken, kendisine saygıyı yitirmesine neden olur.O halde çok daha objektif bir formül seçin: "Şimdi yaptığın kabul edilemez,tahammül edilemez."
-Kendinizi çekin biraz.Şöyle söyleyin: Biraz sakinleşmeye ihtiyacım var, odama gidiyorum,zamana ihtiyacım var".
-Sizi sakinleştirebilecek bir aktivite bulun.Uzanın, gazete okuyun ya da bir duş alın.Ama çocuğunuzla aranızda ki bütün ilişkiyi kesmek için kulağınıza pamuk tıkamak ya da walkmen dinlemek gibi yöntemlere başvurmayın.
-Öfkeniz geçtiği zaman çocuğunuza şefkatle, hoşgörüyle yaklaşın.
EĞER BU BAŞINIZA SIK SIK GELİYORSA...
-Babasından otoritesini kesin olarak göstermesini isteyin.
-Kardeşinizi,annenizi,bir arkadaşınızı ya da bir çocuk bakıcısını,çocuğunuza bir cumartesi öğleden sonra veya bir pazar günü bakması için ayarlayın.Sadece kendinize ayıracağınız bu zamanı iyi değerlendirin, gidin alışveriş yapın, bir arkadaşınızla bütün bir öğleden sonrayı geçirin ya da kuaföre gidin. Eşinizle başbaşa bir yerlere gidin.Bu size çok iyi gelecektir ve çocuğunuzun sizi çileden çıkmış bir halde görmesinden çok daha iyi olacaktır.

SUPERMARKETTE ONUN ISTEKLERINE DIRENMEK

SÜPERMARKETTE ONUN İSTEKLERİNE DİRENMEK.

İstatistiklere göre ana babaların büyük bir çoğunluğu, çocuğun süpermarkette istediği ıvır-zıvırı almasına engel olamıyorlar.

Direnmesini nasıl öğrenmeli?

DIŞARI ÇIKMADAN ÖNCE HAZIRLAYIN ONU

-AÇIKLAYIN : Onu sadece onun istekleri için değil "bütün bir aile için gerekli olan" alışverişi yapmak üzere yanınızda götüreceksiniz.Ona alacaklarınızdan bahsedin, " Deterjan bunun için, diş macunu şunun için...".Bu yaşlardaki bir çocuk her şeyin kendisiyle ilgili olduğu ve alışverişin sadece onun için yapıldığı kanısındadır.

-HER ŞEYİ AÇIKÇA ORTAYA KOYUN:"Sana özel bir şeyler almayacağım, gördüğün her şeye sahip olamazsın".

"Oyuncak reyonunun önünden geçeceğiz, bütün oyuncaklara bakabilirsin ama hiçbirine dokunmayacaksın ve unutma ben sana hiçbir şey almayacağım".

SÜPERMARKETTE

Onu alışverişe aktif olarak katın.Paketleri taşımak, ürünleri torbalara koymak için yardım etmesini isteyin ve teşekkür edin.

OYUNCAK VE ŞEKER REYONUNDA

* SAKİN DURUYOR.

Reyonun önünden hızlıca geçmek yerine, kötü bir şey yapmadığından dolayı onu tebrik edin.Ona: "Seninle gurur duyuyorum, sana ne açıkladıysam hepsini anlamışsın, sen artık büyük biri oldun" deyin.

*ŞEKERLERİ SEPETE BİRER BİRER DOLDURUYOR.

Hemen farkına vardığınızı belli edin: " Sanırım bir şeyler aldın!Oysa sana ne söylemiştim, söz konusu bile olamaz".Ve şekerleri reyondaki yerlerine tekrar koyun.

*OYUNCAKLARI GİZLİCE CEPLERİNE KOYUYOR.

KURALI AÇIKLAYIN:"Satın alınmayan şeyler alınmaz veya parası verilmeyen şeylere sahip olunamaz.Yasaktır bu".

Gerekirse görevlinin yanına giderek çocuğunuzun önünde ona şunu söyleyin:"Çocuğumdan ben sorumluyum,bu oyuncakları satın almak istemiyorum ve size geri veriyorum". Böylece çocuğunuz bunun sadece sizin ve kendisi arasında halledilebilecek bir iş olmadığının farkına varacaktır.Bu yasağın toplum hayatının kurallarından biri olduğunu da anlayacaktır.

Bu olayı, reyon görevlisinin reyonda bulunan mallardan sorumlu olduğunu ve insanlar bu malları parasını ödemeden alırlarsa patronu tarafından cezalandırılacağını açıklamak için kullanın.

*SİZDEN ISRARLA İSTİYOR("Hadi anne ne olur, hadi...)"

Sakin olmaya devam edin:"Çok iyi anlıyorum, çok istiyorsun bunu.Ama seninle bunu daha önce konuşmuştuk, bu böyle işte, ne yapalım".

Onunla bitmez tükenmez bir pazarlığa girmemek için yeteri kadar kendinizden emin olun.Formülü tekrarlayın: "Bu böyle işte, ne yapalım" ve çocuğunuzun isteğinin sona ermesine kadar sürdürün.Kararlı davranışınız onun sakinleşmesi için etkili olacaktır.Bunun tersine, kendi içinizde kararsızlıklarınız çocuğun yalnızca isteklerinin ve öfkesinin artmasına yarayacaktır.

Gerekirse kendi çocukluğunuzdan hatırlatmalarda bulunun: " Hatırlıyorum da, ben de küçükken, annemle alışverişe çıktığım zaman herşeye sahip olmak isterdim". Bu bir müddet onu oyalayacaktır.

*SİZİ KÖTÜ ANNE OLMAKLA SUÇLUYOR.

Ona karşılık olarak:" Şimdi böyle düşünüyorsun ama anneyi ve çocuğu değiştirmek imkansız ve yasak."

*YERLERDE SÜRÜNÜYOR.

Kesinlikle geçit vermeyin.İlk aldığınız karardan sakın vazgeçmeyin.Belki de kendi kendinize üç paralık ıvır zıvır için bu dram çekilir mi diye düşünüyorsunuz? Ama fiyatı ne olursa olsun çocuk için problem hep aynıdır.Bu yüzden vazgeçmeyin kararınızdan.Çok mu ısrar ediyor?

Şunu hatırlatarak onu ikna etmeye çalışın: " Dinle çocuğum, bugün için seninle aldığımız kararı hatırlatırım sana.Bana söz vermiştin.Şimdi burda olanları göz önünde bulundurarak eve gidince sana bir ceza vereceğim".

Sonuçta kendinize güvenin, ona ahlak dersi vermesi için yardıma başkasını çağırmak, çocuk ve sizin için çok küçük düşürücü olur.Neden siz bu problemi çözmek için yeterli değilsiniz?

KAYNAK KİTAP:1-7 YAŞ ARASI ÇOCUĞUN EĞİTİMİ

Christine Brunet ,Anné-Cécile Sarfati

COCUKLARDA UC YAS DONEMI

ÇOCUKLAR'DA 3 YAŞ DÖNEMİ VE DUYGU DALGALANMALARI

Duygu Dalgalanmalarının Nedenleri

Çocuklar 3 yaş civarında sembolleştirmeye, iç dünyasında temsiller oluşturmaya başlar. Daha önce annesini karşısında göremezse onun yok olduğunu düşünerek ağlamaya başlayan çocuk, bu yaşta düşüncesinde yarattığı anne temsili ile onun yok olmadığına ve bir süre sonra döneceğine inanır. Ancak buna rağmen 3 yaş çocuğu bağımlılık ve özerklik arasında gelgitler yaşar. Bir yandan anneden ayrılmaktan korkar ve ona bağımlı kalmak isterken, diğer yandan güç ve kontrol duygusunu tatmak ister.

Çocuğun gelişimsel olarak yaşadığı bu gelgitler onu duygusal olarak da etkiler. Bir taraftan gücünü ve kontrolünü hissetmek onu heyecanlı ve mutlu yaparken, diğer taraftan güvensiz hissedip anneye tutunmak istemesi onda öfke yaratır. Böyle zamanlarda ağlama, öfke patlamaları, mızmızlanma gibi etrafındaki insanlar tarafından huysuzluk olarak vurgulanan davranışlarda bulunur.

İnsanların huysuzluk olarak tanımladığı aslında çocuğun görünürde bir neden yokken duygusal olarak olumsuz bir tona bürünmesidir. Gelişimsel dönemin etkilerinin yanısıra çocuklar yorgunluk, açlık gibi fiziksel ihtiyaçları olduğu zamanlarda da duygusal olarak kolayca etkilenebilir ve ‘huysuzluk’ yapabilirler. Benmerkezci tutumları henüz tam olarak değişmediği için her durumu kendilerine olan etkisine bakarak değerlendirirler.

Çocuğun duygusal iniş çıkışlarının sonunda huysuzluk etmesi duygularını ifade etmekte zorlanmasından kaynaklanır. Küçük bir çocuk ağlayarak veya huysuzluk ederek isteklerini dile getirirken, daha büyük yaşta bir çocuk kelimeleri kullanarak kendini ifade edebilir. Çocuk bu davranışları nedeniyle etrafındaki insanlardan ilgi toplayabiliyorsa bu davranışlara koşullanır ve bir daha ki sefer benzer duyguları yaşadığı zaman aynı yolu takip eder.

Anne ve Babaların Tepkileri

Çocuklarının duygusal iniş çıkışları karşısında anne ve babalar huysuzluk yapan çocuklarına bağırmak veya döverek cezalandırmak gibi değişik tepkiler verebilirler.

Bu gibi tepkiler çocuğun gelişimsel olarak normal olan bu yaşantısını anormal bir durummuş gibi yaşamasına sebep olur. Ileriki senelerde benzer duygular yaşadığı zaman duyguları ile başa çıkmakta zorlanır. Duygularının uygunsuz olduğunu düşünerek suçluluk yaşar. Anne ve babasına yük olduğu ve kötü bir çocuk olduğu çıkarımlarına varabilir. Her koşulda kendisine destek olabilecek güvenilir bir ailesi olduğuna dair inancı zarar görebilir.

Anne Baba Olarak Neler Yapabilirsiniz?

1- Çocuğunuzdaki bu duygusal değişimlerin gelişimsel olduğunu unutmayın.

2- Çocuğunuzun güç ve kontrol hissetmesine izin verin. Onunla inatlaşmayın.

3- Çocuğunuz gelgitler yaşadığı zaman bunu sakinlikle karşılayın, her durumda yanında olduğunuzu gösterin.

4- Çocuğunuzun kendinizden uzaklaşıp birey olma denemelerine izin verin. Zorlandığında yanında olduğunuzu gösterin.

5- Çocuğunuz sizi reddettiği zaman bunu kişisel algılamayın. Bunun bireyselleşme sürecinde bir adım olduğunu hatırlayın.

6- Çocuğunuzun duygusal dalgalanmalarını ifade etmesini teşvik edin. Huysuzluklarını görmezden gelip, sözel ifade kullandığı zaman takdir edin.

7- Çocuğunuza olumsuz duygularının kabul edildiği ancak bu duyguları ile daha uygun davranışlarla baş etmek zorunda olduğu mesajını vermeniz önemlidir.

8- Olumsuz davranışları ile nasıl başa çıkacacağını öğrenmesi için ona model olun. Canınızı sıkan bir durumdan ve bu duygunuzla nasıl başa çıktığınızdan bahsedin.

9- Huysuzluk anlarında çocuğunuzla iletişim kurmaya çalışın, ancak istemezse zorlamayın. Ona sakinleşmesi için zaman tanıdığınızı belirtin. Konuşmak isterse ona zaman ayırabileceğinizin mesajını verin.*Benimle konuşmak istersen mutfaktayım.*

Çocuklarının kaprisleri veya huysuzlukları karşısında anne ve babaların uygun yaklaşımda bulunmaları çocuğun bu durumu gelişimsel olarak uygun koşullarda yaşamasını sağlayacaktır. Böylece gelişimsel olarak normal olan bu durum çocuk ve ailesi tarafından anormal olarak algılanmayacak ve çocuğun gelişimi olumsuz yönde etkilenmeyecektir. Ancak zaman zaman anne ve babalar bu gibi durumlarda baş etmekte zorlanabilirler. Böyle zamanlarda bir uzmandan yardım alınması anne ve babaya destek sağlayacaktır.

Gülbin ÖZTÜRK TÜTER

Uzman Klinik Psikolog

Monday, January 1, 2007

Çocuk Deyip Geçmeyin

Her çocuk doğarken fıtratında geliştirilmeye elverişli fizikî, sosyal, psikolojik, ruhî ve kalbî birçok kabiliyeti beraberinde getirir. Bu haliyle o, her şey olmaya hazır bir potansiyeldir. Doğumdan önce ve sonra aldığı bütün uyarıcılar, onun gelişimini müspet veya menfî yöne doğru çevirir. 0-6 yaş arası dönem bu bakımdan hayatî bir öneme sahiptir. Onun ileriki yıllarda kazanacağı karakter, benlik ve becerilerinin temeli bu yıllarda atılır. Eğer İslâmî ve insanî değerlerin yeşereceği ilk tohumlar daha ilk yıllardan itibaren onun yaş ve kapasitesine uygun olarak tedrici bir şekilde ekilirse, çocukta, onu kâmil insan yapacak olan değerler ve üstün vasıflar yeşerir, boy atar ve benliğinin ayrılmaz bir parçası haline gelir. Aksi takdirde, yüce değerleri ve vasıfları ona kazandırmak, bir kişinin kül-türünü ve dinini değiştirmek kadar zor olabilir. Çünkü bu yaşlarda görülen, duyulan ve hissedilen şeyler, çocukların şuuraltı ve zihinlerine öylesine yerleşir ki, bunların izlerini silmek neredeyse imkânsız olur. Dahası, bilgisayar disketine kaydedilen şeylerin bir tıklamayla açığa çıkıvermesi gibi, o boş hafızalara kaydedilen şeyler de, küçük bir hadisenin tetiklemesiyle ister istemez ortaya çıkar ve o kişiye yeni bir benlik kazandırır. Eğer ruh ve kalbimize tohum olarak kötü ve yanlış şeyler ekilmişse; zamanla benliğimizi onların sardığını; iyi, güzel ve doğrunun tohumları ekilmişse onların renkleri ve desenleriyle donatıldığımızı görürüz. Hayatta kazanacağımız veya kaybedeceğimiz pek çok şey, bu donatıma bağlıdır. Bu bakımdan olgun bir fert, sağlam bir aile ve toplum isteyenler, bu kritik dö-nemde çocuklara hangi metotlarla nasıl bir eğitim vereceklerini günümüzün şartlarını ve kendi imkânlarını da dikkate alarak, geniş bir perspektifle değerlendirmek ve bir sistem oluşturmak zorundadır.Maalesef birçok aile, ilk çocukluk yıllarının ileriki yıllara tesirini görmezden gelmektedir. Bu aileler, çocuğun yaşının küçük olmasından dolayı hiçbir şeyin farkına varamayacağını, öğrenilmek istenenleri anlayamayacağını ve bundan ötürü bu yaşta çocuk için yapılanların zaman kaybı olacağına inanırlar. Oysa tam aksine, araştırmalar insan benliğinin gelişiminde ilk yılların önemini vurgulamakta, erken yaşta eğitime yapılan yatırımın getirisinin çok yüksek olacağını belirtmektedir. Bu yatırım, sadece çocuğun bir okul öncesi eğitim kurumuna gönderilmesi veya bir bakıcı tarafından bakımının yapılması değildir. Böyle bir eğitim ve bakım hizmeti verilse bile, çocuğun gelişmesinde ailenin bizzat kendisinin yerine getirmesi gereken çok önemli sorumluluğu vardır. Eğer aile ortamı, çocuğun iyi şekilde gelişmesi için gerekli desteği vermezse, kurumdan, bakıcıdan ve eğiticiden beklenen fayda da tam sağlanamaz. Çünkü çocuk için ilk model, anne ve babadır, çocuklar, ilk önce onların hal ve hareketlerini taklit ederler. Bu dönemde hiçbir şey kaçırılmadan anne ve babanın her hal, davranış ve sözü hafızaya sürekli kaydedilir. O, insanlık üzerine ilk fikirlerini, ilk ideallerini böylece öğrenir. Eğitimcilere göre çocuğun fikrî, ahlâkî ve dinî eğitiminde ilk harcı koyan kişi annedir. Bütün temiz ve yüksek duygular anne kucağında başlar. Okulun vazifesi annenin başlattığı eğitimi devam ettirmektir. Bu itibarla aile ocağı, eğitim hayatının ilk merhalesidir. Çocuk eğitiminde anneÇocuk; ebeveyninin, bilhassa annesinin yetiştirmesi ve eğitimine bağlı olarak şekillenir. Bundan dolayı insanın en birinci yol göstericisi ve öğretmeni annesidir.Napolyon Dean Howells, annenin insan üzerinde bıraktığı tesiri: "Çocuğun gelecek yazgısı her zaman annesinin emeğidir."sözüyle;Notalie Simon ise:"Bir kadının bir insanı gerçekten değiştirmeyi başardığı tek bir zaman vardır: bebeklik zamanı." sözüyle ifade eder.Abraham Lincoln, annesinin hayatı üzerindeki güçlü tesirini:"Tanrı annemi esirgesin; olduğum veya olmayı umut edebileceğim her şeyi ona borçluyum."ifadesinde dile getirir.Bediüzzaman da annesinden aldığı ders münasebetiyle şu beyanda bulunur:"Ben bu seksen sene ömrümde seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem (yemin) ederim ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve derslerdir ki, o dersler fıtratımda, âdeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini, aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinatını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum." Bu tespit, eğitimcilerin, çocuğa ilk yıllarda anne tarafından ciddi bir eğitim verilmesi gerektiğini ısrarla vurgulamalarının sebebini gayet iyi açıklamaktadır. Büyük insanların ortaya koyduğu büyük hakikatler, aslında daha okula başlamadan onların fıtratına yerleştirilen çekirdeklerin neşvü nema bulmasından başka bir şey değildir.Şüphesiz, hemen her anne ve baba, çocuklarını yetiştirme hususunda gerçekten en iyisini yapmak ister, onları ihmal etmeye veya incitmeye kalkışmaz. Oysa pek çok anne-baba için ebeveynlik, günlük işlerinin arasında ikinci daha geri sıralarda kalır. Birçok anne-baba çoğunlukla problemler ortaya çıktığında çocukla ilgilenmeye başlar. Çoğu insan iş hayatı, kariyeri, emekliliği, arabası, evi, yazlığı vs için yaptığı plânları hemen sayabilir; hattâ onları sürekli gözden geçirir, saatlerce üzerinde düşünür; ama çocuğunun sağlam karakterli yetişmesi için ne gibi plânlar yaptığını söyleyemez. Çünkü onun sağlıklı gelişimi için uzun vadeli bir yatırım plânı yoktur. Onlar, problemler ortaya çıktığında, bu problemleri emir vererek veya nasihatle çözmeye çalışırlar, ne var ki zamanında konuşulmayan, sevilmeyen, duyguları paylaşılmayan, tatlı nasihat ve telkinlerde bulunulmayan çocuğun, bu emir ve nasihatlerden ders alması beklenmemelidir. Oysa annenin daha küçük yaştan itibaren çocuğa yapacağı telkinler çok daha tesirli ve kalıcı olur. Anne çocuğu kucağına alıp severken;"Yavrum başkalarını aldatmak, mallarına zarar vermek, yalan söylemek, haksızlık yapmak doğru değildir. İyi çocuklar böyle şeyler yapmaz."gibi telkinlerde bulunsa ve çocuk annesinin davranışlarında hep şefkat, merhamet, sevgi, doğruluk, dürüstlük görse, büyüdüğünde bunların aksine bir yaşantısı olabilir mi? Rolü değişen kadın ve çocukErken yaşlardaki çocuk eğitimi bu derece önemli olmasına rağmen, ne anne-baba, ne devlet, ne de sivil toplum kuruluşları bu konuda yeterli proje ve program üretmektedir. Bu alanda öyle geniş çerçeveli programlar yapılmalıdır ki, bu program içerisinde sadece hizmet götürülen yaş grubundaki çocuklar değil, bakıcı ve eğitici olarak ebeveyn/aile üyeleri, bakıcılar, öğretmenler; toplumu kalkındırma ve kaynak bulma sorumlusu olarak liderler, yöneticiler, siyasetçiler, araştırmacılar; kanun yapıcı olarak milletvekilleri ve politika oluşturanlar; işbirliğini güçlendirici olarak vakıflar, dernekler, sivil toplum kuruluşları ve medya bu prog-ramın bir parçası olmalı ve her birim kendine düşen görevleri gerçekleştirme gayreti içerisinde olmalıdır. Bunun için ise, her birimin iyi hazırlanmış programlara ihtiyacı vardır. Günümüzde kadı-nın toplum ve ailedeki rolünün çocuğun aleyhine değişmesi, çocuk bakım ve eğitiminde uygulanacak yeni model ve programların oluş-turulmasını mecburi hale getirmiştir. Zira bu değişim, aynı zamanda inanç ve geleneklerimizden kaynaklanan akraba ve komşu mü-nasebetlerini zamanla yıkmış ve bunun neticesinde dayanışma, duygu ve düşünceleri paylaşma, problemlere ortak çözüm bulma, tecrübeleri aktarma gibi güzel hasletler yok olmuştur. Neticede çoğu kadın çocuk yetiştirme konusunda desteksiz kalmıştır. Bu probleme kadının çalışması, ekonomik sıkıntılar, iş hayatında yükselme hırsı veya ihtiyacı, çocuk eğitimi ve bakımına ait bilgi yetersizliği, yanlış tutum ve davranışlar ve daha önemlisi çocuk yetiştirme mevzuundaki duyarsızlık ve şuursuzluk gibi faktörler eklenince, çocuğun potansiyel halde gelişmeyi bekleyen kabiliyetleri ya yok olur veya insanî olmayan şekilde gelişir. Anne destek programlarıÜlkemizde okul öncesi dönemindeki çocukların % 90 gibi büyük bir bölümü anne veya yakınlarının yanında yetişmektedir. Bunların aşıları devlet tarafından düzenli olarak takip edilmesine karşın, eğitimleri yönünde hemen hiçbir destek verilmemektedir. Oysa bu dönemde çocuğu geliştirmek için çeşitli modeller uygulanabilir. Bunların başlıcaları; anne-babaları destekleyip onlara yardımcı olmak, eğitim ve bakım gayeli resmi veya özel okul ve merkezler oluşturmak, erken dönemde verilen sağlık hizmetinin yanında eğitim maksadıyla da destek olmak, çeşitli kadın programlarına çocuk eğitimi müfredatı eklemek, sivil toplum kuruluşlarının bu alanda daha aktif rol almasını sağlamak şeklinde sıralanabilir. Burada sayılan modellerin hiç olmazsa birisiyle ülkemizdeki her bir çocuğa ulaşılacak şekilde eğitim programları yaygınlaş-tırılır ve onların kalitesi artırılırsa, sağlam bir nesil yetiştirmeyi asgarî seviyede garanti etmiş oluruz. Bunlar içerisinde hem maliyet açısından, hem de daha tesirli olması bakımından, anne-babaların desteklenmesi üzerinde daha fazla durulabilir.Anne-baba eğitimi değişik şekillerde yürütülebilir. Ailenin ve toplumun yapısına göre bunlardan birisi seçilebilir. Bunlardan biri, grup tartışmalarıdır. Bu programda anne ve babalar bir araya gelerek, çocuk gelişimini ve bu süreçteki anne babalık rollerini tartışma ve öğrenme fırsatı bulurlar. Bu bir araya gelmelerde, çocuk gelişimi konusunda bir uzmanın da bulunması faydayı kat kat artırır. Bunun daha plânlı bir şekli anne baba okullarıdır. Bu programlar seminerler ve karşılıklı diyalog şeklinde yürütülür.Bir diğer yöntem ev ziyaretleridir. Burada yine bir uzman yardımıyla, anne-babalara çocukla-rıyla münasebetlerini geliştirmede kullanabilecekleri tutum, davranış ve faaliyetlerin öğretilmesi esas alınmaktadır. Bunun için anne ve babalara günlük veya haftalık prog-ramlar verilir. Bu programlar çocuğun öğrenme, anlama kapasitelerini geliştirmeye yönelik olabildiği gibi, toplumun değerlerini benimsetecek hikâyeler, menkıbeler, fıkralar, oyunlar vs şeklinde de olabilir.Bu tür eğitim faaliyetleri devlet destekli olabildiği gibi, sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetimler tarafından da yürütülebilir. Kendini insan yetiştirmeye adayan insanların yapacağı en büyük hizmetlerden birisi, erken çocukluk döneminde özellikle annelere yardımcı olmaktır. Bu konuda tecrübeli ve uyguladığı yöntemlerle iyi çocuk yetiştirmiş annelerden alınacak çok ders vardır. Onlar bu tecrübelerini bir program dahilinde yeni annelere aktarmaktan memnun olacak ve önemli bir vazifeyi yerine getirmenin mutluluğunu yaşayacaklardır. Geriye bu desteğe ihtiyacı olanlarla, anneleri bir araya getirmek kalıyor ki, kadın dernek ve vakıfları ile çocuklara ait kuruluşlar bu organizasyonu yapabilirler.Sonuç olarak, her kesimin erken çocuk gelişimi konusunda yapabileceği bir şey vardır. Kim kendisine böyle bir hedef koyarsa, onu gerçekleştirecek yöntemler, uygulamalar ve prensipler zaman içerisinde ortaya çıkacaktır.

Prof.Dr. Harun AVCI
kaynak : http://www.sizinti.com.tr/

Kişilik Gelişimi ve Tarihi Şahsiyetler


Kişilik gelişiminde birçok faktör rol almaktadır. Bu faktörler, mizaç özellikleri, karakter özellikleri, anne-babanın kişiliği ve tutumu, topluma ve kültüre ait değerler olarak sıralanabilir. Doğru ve zamanında sunulan mesajlar, çocuğun kişiliğinin daha sağlam gelişmesini sağlar. Anne-babaların üzerinde, en fazla durduğu konulardan birisi, çocuklarının sağlam karakterli olmasıdır. Doğruluk, dürüstlük, cesaret, fedakârlık, yardımseverlik, sorumluluk, vefa, sabır, azim, hak ve hukuka dikkat gibi çeşitli vasıflar ideal karakteri oluşturmaktadır. Çocuk bu vasıfları; anne-babasından görerek, anlatılanları dinleyerek ve eğitim sürecinde aktarılanları özümseyerek belli bir ölçüde kazanır. Bu özellikleri kazandırmada daha farklı ve yararlı yöntemler de kullanılabilir. Bu yöntemlerden biri, tarihimizdeki mümtaz şahsiyetlerin örnek alınmasıdır. Başka yöntemlerle kazandırılamayan bir karakter özelliği, örnek bir şahsiyetin hayatının anlatılmasıyla kolayca kazandırılabilir. İyiyi nazara verme, iyi olma sürecinde önemli bir yoldur.İnsan, bebeklik döneminde sevdiği kişileri ve çevresindeki aile üyelerini taklit eder. Çocuğun şuuraltına önemli mesajlar veren ailesi onun kişiliğinin gelişmesine tesir eder. Bundan dolayı anne-babanın çocuklarına davranışlarıyla örnek olması çok önemlidir. Çocuklara hikâyelerle, yaşanmış hadiselerle ve mümtaz şahsiyetlerin örnek davranışlarıyla güzel mesajlar verilebilir. Okul çağında ise çocuklar; yakın çevre dışındaki kişileri de örnek almaya başlar. Bu dönemdeki çocuklar; okuduğu, dinlediği ve gördüğü kişilerin karakterlerinden de etkilenir. Ergenlik döneminde ise, gençlerin kendilerine takdim edilen kişilerin özelliklerini mantık süzgecinden geçirdikleri, yakın hissettikleri kişileri ve popüler modelleri örnek aldıkları bilinmektedir. Bu açıdan bebeklik dönemi, okul öncesi, okul çağı ve ergenlik dönemlerinde çocuklarımıza takdim edeceğimiz örnek kişiler çok iyi seçilmelidir.
Değerlerimizi tanıyan yabancı birçok kişi büyük bir hazine keşfettiğini söylerken, kendi nesillerimize bu değerleri aktaramamamız düşündürücüdür. Ve bu durumun hissettirdiği vebal duygusu, bize ağır mesuliyetler yüklemektedir. Evet, biz yeniden ‘ev’imize dönmeliyiz; yani tarihimize, değerlerimize ve kahramanlarımıza...Bazı hâdiseler vardır ki, onların tekrar yaşanması neredeyse imkânsızdır. Söz konusu hadiselerde rol almış şahsiyetlerin karakter özelliklerinden, bizlerin ve yeni yetişen neslin haberdar olması gerekmektedir. Bu hadiselerin bilinmesi durumu, çocuklarımızla geçmiş zaman arasında bir köprü kurar ve onların gelişimlerine olumlu yansır. Tarihimiz bu açıdan son derece zengindir; kimi cesareti, kimi fedakârlığı, kimi sadakati ile şöhret bulmuş büyüklerimiz vardır. Öyleleri vardır ki, isimleri anıldığında karakteri akla gelir: Hz. Ebu Bekir’in (ra) sadakati, Hz. Ömer’in (ra) adaleti, Hz. Osman’ın (ra) edep ve hayası, Hz. Ali’nin (ra) cesareti, Hz. Halid bin Velid’in (ra) komutanlığı, Alparslan’ın kahramanlığı, Ulubatlı Hasan'ın ataklığı... Bu şahsiyetlerin tanıtılması çocuklarımızın onları örnek almasını sağlayacaktır. Bu durum onların karakterlerini güzelleştirecektir. Ne yazık ki, tarihimizdeki bu mümtaz şahsiyetleri tam anlamıyla bugüne taşıyamıyor ve onları çocuklarımıza tanıtamıyoruz. Değişim, globalleşme ve kapitalizm üçgenine sıkışan nesillerimiz, göz göre göre, sıradan beğenilerin peşinden sürüklenen hedefsiz kitleler haline gelmektedir. "Ağaç yaş iken eğilir." deyip durmaktayız; ama çocuklarımızın gelişimi açısından çoğu kez geç kalabilmekteyiz. Meşguliyetlerimizin arkasına sığınarak, çocuklarımızı tv’ye ve bilgisayarın ne idüğü belirsiz programlarına teslim etmekteyiz. Âdeta "gizli bir eğitici" hâline gelen tv, çocukların bugününü heder ederken, yarınını da karartmaktadır. Şöhret olma, çabuk para kazanma, kendinden başkasını düşünmeme, yükselmek için başkalarını kullanma, emek vermeden kazanma, zevk ve eğlence merkezli yaşama gibi, garip bir hayat felsefesine maruz kalan çocuklarımızın karakter gelişiminde de problemler oluşmaktadır. Çocuklarımızın hızla büyüdüğü ve zamanında verilemeyen değerlerin, gelecekte verilmeye çalışılmasının oldukça zor olduğu unutulmamalıdır. Değerlerimizi tanıyan yabancı birçok kişi büyük bir hazine keşfettiğini söylerken, kendi nesillerimize bu değerleri aktaramamamız düşündürücüdür. Ve bu durumun hissettirdiği vebal duygusu, bize ağır mesuliyetler yüklemektedir. Evet, biz yeniden ‘ev’imize dönmeliyiz; yani tarihimize, değerlerimize ve kahramanlarımıza...Karakteri sağlam şahsiyetlerin çocuklarımıza tanıtılması, gelecek adına onlara güç verecek, ufuklarını açacak, dahası o şahsiyetler gibi olmaya gayret edeceklerdir. Tarihimize baktığımızda; doğruluk, çalışkanlık, fedakârlık, cesaret, yardımlaşma, sadakat, adaletli olma, edepli olma, sorumluluk sahibi olma, güvenilir olma gibi medeniyetimize ait değerlerin yaşandığı bir mazi görmüş olacağız. Bu çiçekleri teker teker çocuklarımıza tanıtmayı ve onların da bu renklerden bir renk almasını sağlamayı kendimize vazife bilmeliyiz. Bu konuda yapılabilecekleri şu şekilde sıralayabiliriz:

- Çocuklarımıza örnek ve başarılı kişilerin isimlerini koymalıyız.- Bu şahısların hayatını birlikte okumalıyız.

- Çocuğumuzun olumlu karakter özelliklerini takdir etmeliyiz.

- Tarihî şahsiyetlerin çocukluk hayatından örnekler aktarmalıyız.

- Her ay bir şahsiyeti ön plâna çıkararak onu iyice tanıtmalıyız.

- İlgili şahsiyetler hakkında kompozisyon ve şiir yazdırmalıyız.

- O kişiler hakkında sorular sorup merak uyandırmalıyız.

- Tarihî şahsiyetlerin öncesinde yaşadıkları yerlere veya türbelerine ziyaretler düzenlemeliyiz.

- Onları tanıtan kitap, CD gibi eserleri alıp çocuklarımıza hediye etmeliyiz.

- Tarihî şahsiyetlerin doğum veya ölüm günlerini hatırlayarak, bu günlere özel anlatımlara ayrıca önem vermeliyiz.

- O insanların güzel sözlerini ezberletmeye çalışmalıyız.



Dr. Hasan AYDINLI


Karakter Eğitimi Niçin Önemlidir? ( Tahta başında olmaz, olsa fena olmaz :) )


İnsan hayatının en kesin ve temel gerçeklerinden biri de, davranışlarımıza bazı sınırların çizilmesi ve bunlara saygı gösterilmesinin gerekli olduğudur. Bu sınırlar, yasalarda açıkça belirtilmiş olabilir. Bu kurallar ve kanunlar, bize bahçemizde yaban otlarının yetişmesine nasıl engel olabileceğimiz konusunda bir şeyler söylerler. Kişi; bu görünen veya görünmeyen, yazılı olan veya yazılı olmayan sınırlara uyduğunda ahlâklı ve karakterli insan hâline gelir. Kişi, sosyal hayatı bir arada tutan bu kurallara uymazsa kısa veya uzun vadede kendi kendini yok eder. İnsanın kendisi hiçbir sorumluluk almadan ve çuvaldızı kendine batırmadan; hep başkalarını suçlaması ve kendine bakan kusurları görememesi, iyileşmenin ve düzelmenin önündeki en büyük engeldir. İnsanlar kendi vicdanlarına karşı dürüst olmayı unutmuşlarsa, yaptıkları her harekete makul bir gerekçe uydurabilirler. Kuralları ve ahlâkî değerleri çiğneyişimizin altında, fıtratımıza konulan istekler vardır. Başarılı olmak, kazanmak, ön plâna çıkmak, terfi etmek, zirveye doğru tırmanmak, ünlü olmak, başkalarına karşı avantajlı duruma geçmek gibi his ve istekler; bizi, kuralları çiğnemeye sevk eder. Eğer, ciddî düzeyde ahlâk ve karakter eğitimi almışsak, bu isteklerimizi frenleyebilir ve onları meşrû dairede ahlâkî ilkelere uygun olarak tatmin etmeye çalışırız. Karakterli olup olmama konusunda insanın kendi içinde yaşadığı çatışma, "kurallara ve ahlâkî değerlere uymalıyım isteği ile, bu şeyi o kadar çok istiyorum ki, kuralları ve ahlâkî değerleri çiğnemeliyim hissi" arasında yaşanır. Ama şu unutulmamalıdır ki, hiç kimse, yanlış olduğunu bildiğiniz ve yapmak istemediğiniz bir şeyi, iradenize rağmen size yaptıramaz; eğer yapıyorsanız, irade ve karakter zaafiyeti yaşıyorsunuz, demektir. Antik Yunanlılar'dan tutun; Babilliler'e, Sümer-ler'e kadar ortak motif olan iki söz vardır. Bunlardan biri; "Kendini bil!" diğeri de; "Hiçbir şeyde aşırıya kaçma!"dır. Bu iki söz, karakter eğitiminin bütün kültürlerde ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Özellikle orta yolun ve dengede kalmanın ehemmiyetini vurgulaması bakımından oldukça çarpıcıdırlar. Karakter eğitiminde, bütün kültürlerde ortak bir başka nokta da; iç dünyasını, ruhunu ve özünü görebilmek için, kusurunu bilmek ve kendi üzerinde düşünmektir. Kendini bilmek; sadece güçlü bir karakter eğitimi kazanmak için değil, aynı zamanda insanın Yaratıcısı'nı bilmesi için de gerekli olan bir haslettir. Nitekim: "Bil kendini sen, Allah'ı bilmekse muradın, Kim nefsine ârifse, odur ârif-i billâh" sözü de, çok manidârdır. Karakterli insan olmanın yolu, sadece yanlış ve kötü olan şeyler üzerine odaklanmak ve kötüden uzak durmaya çalışmak değildir. Mükemmel insan olmak için doğru ve iyi olana odaklanmak ve bunların peşinden gitmek gerekiyor. Sadece kötülüklere hayır demek, insanı ahlâklı ve karakterli yapmaz. Benzetme yapacak olursak; mükemmel bir bahçe meydana getirmek, sadece bahçedeki yaban otların temizlenmesiyle mümkün olmaz. Güzel çiçeklerin dikilip yetiştirilmesine de çalışmak lâzımdır. Yabanî otları temizlemek, çiçek yetiştirmeye yardımcı bir iştir; çiçek yetiştirmek ise apayrı bir iş. Kötülüklere engel olmanın yolu, kötülüklere hayır demekten ziyade, iyilikleri ve faziletleri hayatımızda çoğaltarak kötülüklere yer bırakmamaktır. Her insanın iç dünyasında bir karakter bahçesi vardır. Bu bahçede yetiştirilen şeyler, insanın tutum ve davranışlarında görüntüye çıkar. Eğer bizler kendi bahçemize, mizacımıza ve kişilik bandımıza uygun güzel huyları, alışkanlıkları ekmezsek, iyi insan olmamız oldukça zordur. Kişilik bandları veya mizaç özelliklerimiz, çeşitli toprak çeşitlerine benzerken, karakter özelliklerimiz de, o toprakta yetişen çiçeklere benzer. İnsanlar düşünce ve enerjilerini, çiçek ekmeye ve bunları yetiştirmeye odaklarsa, o zaman etrafta karakterli insanlar çoğalacaktır. Bu teorik izahlardan hareketle bugüne geliyor ve şunu diyoruz. Meselâ; günümüzde, demokrasinin başarılı olması, kişilerin ferdî karaktere ne ölçüde sahip olduğuna bağlıdır. İnsanın ahlâki (etik) bir varlık olduğunu unutan ve bireyde karakter gelişimine önem vermeyen bir demokrasinin başarılı olma şansı çok düşüktür. Çünkü demokrasi, erdemli insanların benimseyebileceği ve yaşatabileceği bir yönetim tarzıdır. Fırsatçı ve sadece kendini düşünen bir insan, haksız ve zarar verici biçimde yasalara ve kurallara muhalefet etmeksizin, bir başkasının kalbini ruhunu ve bedenini sömürebilir. Bunun anlamı; kişi mevcut kurallara uygun davranmasına rağmen, kötü ahlâk sahibi olabilir. Sınırların çizili olmadığı yerde, sınır çizebilecek karaktere ve vicdana sahip olmak, ahlâkî mükemmelliğin önemli bir şartıdır. Bu zaviyeden hukukî olan her şey, ahlâkî olmak mecburiyetinde değildir. Dolayısıyla hukuka uygunluk ile hakka uygunluk her zaman birebir örtüşmez. Aradaki boşluğu, ancak karakter sahibi insanlar kapatabilir. Hukukun bittiği veya açık verdiği yerde, vicdanda beslenen inanç ve ahlâkî değerler devreye girer. Bunu tarihten bir misâlle taçlandıralım: Osmanlı'nın kuruluş yıllarında, Bursa Kadısı olan Dursun Fakih, mizacına ve kişilik bandına uygun bir görev almış, karakterli ve yüksek ahlâk sahibi bir kişidir. Dönemin istihbarat şefi, halk arasında çıkan fitne, fesat ve yalanlar hakkında Dursun Fakih'e bilgi sunuyor. Bilgiler arasında Dursun Fakih'in öldürülme plânları da var. İstihbarat elemanı ile Dursun Fakih arasında geçen konuşmadan bir kesit sunarak, karakter eğitiminin, sosyal hayattaki barışı sağlamada ne kadar önemli olduğunu görelim:
İstihbarat Elemanı: Anlattığım şeyler, bin bir ok olmuş, Dursun Fakih'i yüreğinden vurmak üzere doğrultulmuş.
Dursun Fakih: Anlattıkların doğru senin. Akıl mantık yoluyla doğru.. gelgelelim görmedin sen bu anlattıklarını, hiçbirini kendi kulağınla duymadın. Gördün mü gözlerinle, duydun mu öz kulağınla? Bu sözleri, suçladığın Ali'nin yaydığını görüp, ağzından işittin mi?
İstihbarat Elemanı: Hayır! Ne gördüm ne de işittim. Ama bunun böyle olduğunu sanıyorum, biliyorum ve inanıyorum.
Dursun Fakih: Sanmakla, bilmekle, inanmakla hüküm verilmez. Bunlar delil olamaz.
İstihbarat Elemanı: Haber aldım, adamlarıma inanırım.
Dursun Fakih: Adamlarını dinlemek ve onların delillerini görmek gerekir.
İstihbarat Elemanı: Hüküm istemiyorum, sadece ne yapmam lâzım yol göster.
Dursun Fakih: Göstereceğim yol bir suçsuzu ölüme götürecekse, günahını nasıl öderim?
İstihbarat Elemanı: Benim yerimde başka birisi olsa çıldırırdı. 'Devlet' dedim, 'Devlet elden gidecek.' Devleti yıkmak için uğraşanları adalet terazisinde tartmak gerek...
Dursun Fakih: Devlet devletse, insan da insandır. Suçu görülmeli. Belli olmalı. Suçlu dediğin kimse de, 'bu işi devlet için yapıyorum', derse?
İstihbarat Elemanı: Ama sen, Dursun Fakih! Okun varacağı yer, sensin. Canını sokakta mı buldun sen? Dursun Fakih: Ben, devlet değilim. Dursun Fakih'in canı da devlet değil. Ölürsem, hesabımı suçludan devlet sorar. Ama ben ölmeyeyim diye ortaya devlete suçlu çıkaramam. Allah, hepimizin taksiratını affetsin. ...

Bu sözler üzerine, istihbarat elemanı odayı terk eder. Bu anekdotta görüldüğü gibi kişinin karakteri, insanı o hâle getiriyor ki, mevcut yasalar ve kurallar onun emrinde dahi olsa; vicdanı, ahirette hesap verme şuuru, onu yanlış yapmaktan alıkoyuyor. Kendisinin haksızlığa ve ölüme maruz kalmasını kabul ediyor da, bir başkasına haksızlık etmekten kaçınıyor. İnsan iç dünyasındaki bahçesine ne ekerse, onu biçer. Bizler, bu karakter eğitimini almış şahsiyetli ve karakterli insanlar yetiştirdiğimizde; tekrar, sesi ve soluğu duyulan ve milletlerarası platformlarda sözü dinlenenler arasına gireceğiz. Bu da okullarımızda karakter eğitimine hususî önem vermeye ve örnek rol modelleri üzerinden çocuklarımıza güzel değerleri aktarabilmeye bağlıdır.

Kaynaklar

-Russel W. Gough (2002), Karakteriniz Kaderinizdir, Kişisel Gelişimin Günlük hayatımızdaki Yeri, HYB yayıncılık No: 156. Bilkent Ankara çeviri: G. Sezgi.

-M. Necati Sepetçioğlu (1997), Üçler, Yediler Kırklar, Dünkü Türkiye Dizisi-6, İrfan yayıncılık, No: 6, 15. Baskı, İstanbul sh: 35-39 ve 198-201.
Dr. Selim AYDIN

Bu yazıya Not Ver !